<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>dostoyevski &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/dostoyevski/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "dostoyevski"</description>
	<pubDate>Sun, 07 Sep 2008 05:48:27 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[istif]]></title>
<link>http://sesdenemebirki.wordpress.com/?p=359</link>
<pubDate>Fri, 08 Aug 2008 18:11:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>abcdE</dc:creator>
<guid>http://sesdenemebirki.wordpress.com/?p=359</guid>
<description><![CDATA[otobüs bekliyordum. biri geldi. bağcılar geçer mi dedi. kağşıdan geçer dedim. avcılar burda]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.5pt;font-family:&#34;" lang="TR">otobüs bekliyordum. biri geldi. bağcılar geçer mi dedi. kağşıdan geçer dedim. avcılar burdan geçmez dedim. ve karşıya geçmek için yola çıktığı gibi adama araba çarptı. donk kalakaldım. herkes toplandı. kıpırdamıyordum. hiç istifi bozamıyordum. biri en son şu adamla konuştu dedi. bana sordular. ben de avcılara doğru yol burası mı diye sordu. ben de bağcılara doğru yolu gösterdim. gene sorsa gene doğru bildiğimi söylerim dedim. herkes bi durdu. bir teyze e be evladım bağcılar burdan geçer ama dedi. ben de o zaman doğrumda ısrar etmeyeciğim, şimdi öğrendim ve yanlışım şimdi değişti dedim. şimdi sorsaydı gene doğru bildiğimi söylerdim dedim ve kazandığım on saniyeyle gelen ilk otobüse atladım. teyze gerçekten de haklıydı ve.<br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.5pt;font-family:&#34;" lang="TR"><br />
ve avcılardaydım. bütün gün deli gibi gezdim. kah yürüyordum gerek bilhassa yokuş aşağılarda ağzımla aağ ğaa aağ diye sesimi titreterek koşuyordum. en sonunda bir kırtasiyeden de rus edebiyatından dostoyevski alarak günü tamamlayayım dedim. girdim rus edebiyatından dostoyevski var mı dedim? kim dedi? en neşeli halimle dost o yevski dedim kırtasiyeci amcaya! kim dedi? dostoyevski amca, dedim gene neşeli bir tavırla.  Sonra dayanamadim tanju okan melodisiyle suç ve ceza sordular seni neredesin diye sarkı soyledim. </span><span style="font-size:12.5pt;font-family:&#34;" lang="TR">Dostoyevski. hangisi olursa diye toparladım.</span><span style="font-size:12.5pt;font-family:&#34;" lang="TR"> yok yeğenim dedi, pamuk var ama dedi. yok dedim dostoyevski. yok dedi dostoyevski. pamuk var dedi pamuk. ne pamuğu o bi kilo demir etmez dedim demir. orhan demir mi daha iyi yazar orhan pamuk mu dedim. muhabbet böylece gelişti. dostoyevski dedikçe pamuk da ısrar ediyordu amca. ben de pamuğun nası kolpa olduğunu, elitismini populistce sattığını, sattığı kadar okunmadığını, hakettiğinden fazla değer gördüğünü, kırmızı halı yazarı olduğunu, sinemadaki karşılığının nuri bilge olduğunu, nobelin nası politik çıkarcı medyatik bir ödül olduğunu, sinemadaki karşılığının oskar olduğunu felan tek tek ve de birer kere sarkastik ve konvansiyonel kelimelerini kullanarak anlattım. adama bi akıllı ol dediler, gitti bibuçuk milyon dolarlık ev aldı dedim newyorktan. böyle akıllı olmaya can kurban dedim. bana da akıllı ol dese biri böyle oh valla dedim. ama asıl davasını satmayanın, maddi cikar pesinde olmayan samiminin canı kurban oluyo bu alemde dedim merhum hrantı falan kastederek. yok dedim bu ülke adam olmaz dedim. baksana dedim. hepimiz pamuğuz dedim. baksana tehtid al ondan bile rant yap kitabın su varos kırtasiye de bile satsın dedim. en çok faşolar okuyodur şimdi onu dedim. amca arkasını döndü. omzunun üstünden kafasını çevirerek dudağının solundan akıllı ol dedi. hehe dedim en neşeli halimle faşo puşt kimin ibine gibin bişi hehe dedim. amca arkası dönük duruyordu. hehe dedim. eline bi pamuk aldı. amca napıyosun dedim. alacaksın bu kitabı dedi. arkası dönük sol omuzüstünden konuşuyordu. alacaksın bu kitabı dedi gene. amca dedim satacaksın diyorsun satarsın doğru bildiğinden satmayacaksın bu alemde dedim ve kazandığım on saniye içinde hemen vın.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:12.5pt;font-family:&#34;" lang="TR"><br />
eve dönecektim. otobüs durağına geldim. iyice akşam olmuştu. farlar yanıyordu. nerde olduğumu bilmiyordum. bir caddedeydim. biri geldi. otobüsü sordum. burdan değil dedi. yolun karşısına geçeceksin dedi. bu puşt kesin yanlış soyluyor bile bile dedim. bu işte bi bit yeniği var dedim. dogru bildigimden sasmayayım dedim. kesin bu taraftan geçiyor. otobüsü bekliyordum. otobüs karşıdan geçti. yola atladığım gibi ters istikamet çaprazlama otobüsün peşinden koştum. arka kapıdan koşaradım bindim. eve geldim.</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Memorias del Subsuelo]]></title>
<link>http://myslenka.wordpress.com/?p=34</link>
<pubDate>Fri, 13 Jun 2008 13:45:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>Gatit</dc:creator>
<guid>http://myslenka.wordpress.com/?p=34</guid>
<description><![CDATA[



Memorias del Subsuelo Zapiski iz podpolia (Biblioteca Júcar. ISBN:84-334-0129-7. 146 páginas. ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table style="height:634px;" border="0" width="453" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://i35.photobucket.com/albums/d175/Chetu/img028.jpg" border="0" alt="Memorias del Subsuelo" width="211" height="348" /></td>
<td valign="top">Memorias del Subsuelo<em> Zapiski iz podpolia </em>(Biblioteca Júcar. ISBN:<a href="http://www.mcu.es/webISBN/tituloDetalle.do?sidTitul=309394&#38;action=busquedaInicial&#38;noValidating=true&#38;POS=0&#38;MAX=50&#38;TOTAL=0&#38;prev_layout=busquedaisbn&#38;layout=busquedaisbn&#38;language=es">84-334-0129-7</a>. 146 páginas. 2 euros)Hace un año aproximadamente encontré este libro en las tripas de un mercadillo de segunda mano de Gijón, concretamente en la Semana Negra (creo que fue el mismo día que la actuación de <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/Marky_Ramone" target="_blank">Marky Ramone</a>).</p>
<p>De aquella había oído hablar del autor, un clásico, y me lo compré sin saber muy bien que esperar. Y ha permanecido en la estantería cogiendo polvo durante todo este tiempo. Otros libros, obligaciones y disfrutes varios se metieron en medio y me impidieron comenzarlo.</p>
<p>Un olor a antiguo y moho inundó mis fosas nasales al abrirlo. Miré la edición y data de 1974, ¡tiene 14 años más que yo! Me puse a pensar en las manos que lo habrían rozado con la punta de los dedos antes que yo. Podían ser muchas.</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2">Así fue como empezó nuestra pequeña relación, pero os preguntaréis, ¿es recomendable?</p>
<p>Memorias del Subsuelo es una novela corta organizada en dos partes.La primera, que consta de once capítulos breves y se llama <em>La Ratonera</em>, un monólogo ante un público inexistente en el que se nos muestra una idea general del personaje, un funcionario fustrado, contradictorio y enfermizo; marginado por su propia decisión. Trata temas como el racionalismo, filosofía y la naturaleza del hombre mostrando sus propias opiniones. Según su propias palabras, actúa en contra de sus principios morales para librarse de ellos.</p>
<p>La segunda parte <em>Caída de nieve húmeda</em> consiste en un relato de las memorias de juventud, en la que se explica la situación por la que el personaje ha llegado a esa situación y se ha convertido en un ser tan desengañado de si mismo. <strong>No desvelo más información de la trama</strong>.</p>
<p>Repitiéndome, ¿es recomendable? Es difícil de decir, la primera parte se puede volver un poco pesada y llegar a aburrir, sólo con perseverancia se puede seguir. En cambio <em>Caída de nieve húmeda </em>se vuelve muy interesante, y demuestra la capacidad narrativa del autor.</p>
<p>Supongo que es uno de esos libros que uno tiene que leer antes de morir, sobre todo si te interesan obras posteriores como <em>Crimen y castigo</em> o <em>Los hermanos Karamazov</em>, o alguno de los autores que se vieron influidos por él, como por ejemplo <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/Kafka" target="_blank">Kafka</a>.</p>
<p>En resumen, recomendado para todos aquellos que les guste la narrativa rusa y los que deseen experimentar.</p>
<p>Dostoyevski &#124; <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/Fi%C3%B3dor_Dostoyevski" target="_blank">Wikipedia</a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dostoyevski’nin hayatını değiştiren olay]]></title>
<link>http://mefeka34.wordpress.com/?p=575</link>
<pubDate>Mon, 14 Apr 2008 15:04:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>MeFeKa</dc:creator>
<guid>http://mefeka34.wordpress.com/?p=575</guid>
<description><![CDATA[Dostoyevski’nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz?
Kendi idam sahnesi…
Çar’]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dostoyevski’nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz?</p>
<p>Kendi idam sahnesi…</p>
<p>Çar’ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu. Yakalandı. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandı. Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi.</p>
<p>“Ateş” emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine… Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı. Böylece “ölüm”le tanıştı; oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği şey, “yaşam”dı. Stefan Zweig’a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti  uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardı:</p>
<p>Yaşama sevinci…</p>
<p>Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche’nindir:</p>
<p>“<em>Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar</em>”.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[El jugador]]></title>
<link>http://termitero.wordpress.com/2008/03/20/el-jugador/</link>
<pubDate>Thu, 20 Mar 2008 22:21:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>upjhon</dc:creator>
<guid>http://termitero.wordpress.com/2008/03/20/el-jugador/</guid>
<description><![CDATA[Acabo de terminar de leer El jugador del genial Fiodor Dostoyevski uno de los escritores a los que r]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align:justify;">Acabo de terminar de leer <span style="font-style:italic;">El jugador</span> del genial <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/Fi%C3%B3dor_Dostoyevski">Fiodor Dostoyevski</a> uno de los escritores a los que recurro cuando me apetece leer algo fuera de lo común. La primera obra suya que paso por mis manos fue <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/Los_hermanos_Karam%C3%A1zov"><span style="font-style:italic;">Los hermanos Karamazov</span></a>, una de sus últimas publicaciones, un pedazo de novela que terminó en noviembre de 1881, unos 4 meses antes de morir a la edad de 60 años. Después leí <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/Crimen_y_castigo"><span style="font-style:italic;">Crimen y castigo</span></a> y hace unos meses terminé <a href="http://es.wikipedia.org/wiki/El_idiota"><span style="font-style:italic;">El idiota</span></a>. Aunque suele decirse que <span style="font-style:italic;">Los hermanos Karamazov</span> es su obra maestra, mi favorita es <span style="font-style:italic;">Crimen y Castigo</span>. Si os gusta la literatura de verdad y estáis hartos de <span style="font-style:italic;">Bestsellers </span>probad con cualquiera de ellas. Os aseguro que no os defraudará.<br />Al principio cuesta un poco leerlas, sobre todo porque tratan de unas costumbres, las rusas, que pueden parecernos algo chocantes. Y luego está el tema de acordarse de los nombrecitos rusos y sus diminutivos, por ejemplo, Rodión Románovich Raskólnikov aparece en <span style="font-style:italic;">Crimen y castigo</span> indistintamente con los apelativos Rodya, Rodénka<span style="font-style:italic;"></span> y Rodka, un verdadero lío, al menos para mí. Pero esto son males menores y por el placer de leer a Dostoyevski merece la pena hacer un pequeño esfuerzo.<br />El jugador, la última novela que he leído, narra la historia de un joven preceptor que trabaja para un antiguo general ruso y al que la ruleta le convierte en lo que hoy llamaríamos un <span style="font-style:italic;">ludópata</span> irremediable. Dostoyevski estaba escribiendo <span style="font-style:italic;">Crimen y castigo</span> y tuvo que dejarla a un lado para, a toda prisa, improvisar otra novela que debía entregar para cumplir el contrato que tenía con su editor. Al haber sido escrita bajo esas condiciones de apremio, <span style="font-style:italic;">El jugador</span> no logra ser una obra meditada y profunda como las otras que he leído, es una obra ligera y divertida, pero se queda ahí, a sus personajes les falta el toque psicológico que hace memorables a los personajes de las otras obras. De todas formas, si os gusta Dostoyevski, os recomiendo que la leáis, así conoceréis al <span style="font-style:italic;">otro</span> Dostoyevski, menos grave y más cómico e informal, pero como siempre un verdadero genio. A continuación dejo un fragmento con la descripción de mademoiselle Blanche, una maravilla:<br />
<blockquote>[...] Mademoiselle Blanche es guapa. Pero no sé si me comprenderéis al deciros que tiene una de esas caras que pueden inspirar miedo. Por lo menos, a mí siempre me han dado susto esas mujeres. Tendrá seguramente sus veinticinco. Es alta y ancha de espaldas, de hombros redondos, garganta y pechos pingües; el color de la tez, moreno amarillento; el pelo, negro, como la tinta china, y enormemente copioso, como para dar trabajo a dos peinadoras. Los ojos, negros, con la niña amarilla; el mirar, descarado; los dientes, blanquísimos; los labios, siempre dados de carmín; exhala olor a almizcle. Viste de una manera efectista, con lujo, con  <span style="font-style:italic;">chic</span>, pero con mucho gusto. Pies y manos, maravillosos. Su voz... recia, de contralto. A veces se ríe a carcajadas, y al hacerlo así, muestra sus dientes; pero, por lo general, mira en silencio y con descaro..., por lo menos, a Pólina y a María Filíppovna. (Extraño rumor: María Filíppovna se vuelve a Rusia.) A mí me parece que mademoiselle Blanche no tiene cultura alguna, y es posible que tampoco sea inteligente; pero es suspicaz y astuta. Se me figura que en su vida no han faltado aventuras. [...]</p></blockquote>
</div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[L. Realista - Fiódor Dostoyevski]]></title>
<link>http://lapalabraolvidada.wordpress.com/?p=29</link>
<pubDate>Sun, 02 Mar 2008 10:36:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>Lucía Fdez. Segura</dc:creator>
<guid>http://lapalabraolvidada.wordpress.com/?p=29</guid>
<description><![CDATA[Todos conoceréis, de algún modo u otro, a esta figura clave de la literatura rusa, realista y en d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div align="justify">Todos conoceréis, de algún modo u otro, a esta figura clave de la literatura rusa, realista y en definitiva, universal.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Dostoyevski es, sin duda, un autor trastornado, como casi toda figura literaria que se precie, lejos de estar conforme con su situación (ya sea personal, económica, social...). Es precisamente por esto, un genio de la tragedia, de la comedia triste también podría decirse.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Quizá no pueda decir mucho más de Fiódor, y será mejor hablar de lo que conozco, en este caso, de <em><strong>Crimen y Castigo</strong></em> y <em><strong>El Idiota</strong></em>, dos novelas que aconsejo a todo el mundo.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">La primera de ellas le leí hace unos 3 años o así, tendría yo 15. Fue sin duda una lectura apasionante que no decaía ni en los detalles más desarrollados. Con Raskolnikov me sentí identificada quizá más de lo necesario. Esa mente turbulenta e indecisa que acompaña a ese cuerpo instintivo, de actos sin pensar. Lo único que puedo reprocharle al señor Dostoyevski puede ser ese final, claro que si no no sería suya la novela.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">De la segunda, que acabo de terminar, puedo decir que ha conseguido enamorarme, pero muy al final. Me quedo con esos diálogos terminales sobre el amor y la muerte, temas tan universales, sobre el dolor, sobre el odio.</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">En definitiva, todos somos, en algún momento, un poco Lev Nikolayevich, un poco Aglaya Ivanovna, un poco Nastasya Filipovna, un poco Sonia, un poco Raskolnijov...</div>
<div align="justify"></div>
<div align="justify">Somos, pues, parte del mundo de Fiódor Dostoyevski.</div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yeniden]]></title>
<link>http://mefeka34.wordpress.com/2007/12/22/yeniden/</link>
<pubDate>Sat, 22 Dec 2007 14:40:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>MeFeKa</dc:creator>
<guid>http://mefeka34.wordpress.com/2007/12/22/yeniden/</guid>
<description><![CDATA[
&#8220;Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım.&#8221;

 Dostoyevski
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://mefeka34.wordpress.com/files/2008/02/saat.png" alt="saat" /></p>
<p><big></big><big></big><big><span style="color:#000000;"><strong>"Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım."<br />
</strong></span></big><br />
<span style="color:#000000;"><strong> </strong><em>Dostoyevski</em></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Más Vasili Grossman: por fin, Vida y destino]]></title>
<link>http://ceciliabelza.wordpress.com/2007/09/18/mas-vasili-grossman/</link>
<pubDate>Tue, 18 Sep 2007 19:10:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>gonzalogarcia</dc:creator>
<guid>http://ceciliabelza.wordpress.com/2007/09/18/mas-vasili-grossman/</guid>
<description><![CDATA[Nota: este blog se traslada temporalmente a ceciliabelza.blogspot.com.
A la buena noticia de la publ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Nota: este blog se traslada temporalmente a <a href="http://ceciliabelza.blogspot.com/">ceciliabelza.blogspot.com</a>.</em></p>
<p><font color="#000000">A la buena noticia de la publicación en castellano de <em>Un escritor en guerra</em>, de Antony Beevor (<a href="http://www.ed-critica.es/detalles_libro.php?ID=965" target="_blank">Crítica</a>, Barcelona, 2006, traducción de Juanmari Madariaga) se une ahora otra mejor aún: la aparición de una traducción española, directa del ruso (no indirecta, a través del francés) de la obra magna de Vasili Grossman: <em>Vida y destino</em>.</font></p>
<p style="text-align:center;"><font color="#000000"><img src="http://ceciliabelza.wordpress.com/files/2007/09/vida-y-destino.jpg" alt="vida-y-destino.jpg" height="280" width="175" /></font></p>
<p><font color="#000000">De la noticia se han hecho eco varias agencias. Extractamos la nota de EFE sobre la presentación del libro e incluimos el enlace al final, para quien desee leer ese texto completo:</font></p>
<blockquote><p><font color="#000000">De acontecimiento cultural, y de "monumento de ficción", ha sido calificada hoy la publicación en España de la edición íntegra de la novela <em>Vida y destino</em>, del escritor ruso Vasili Grossman [...] Publicado por Galaxia Gutenberg-Círculo de Lectores, el libro ha sido presentado por el escritor Luis Mateo Díez, en un acto en el que el novelista Antonio Muñoz Molina ha defendido la necesidad de "ser militantes" de este "libro excepcional" [...] Grossman (Berdíchev, 1905-Moscú, 1964) cubrió como periodista la batalla de Stalingrado y fue el primero en dar la noticia de los campos de exterminio nazis. Autor de novelas y relatos, no llegó a ver publicada <em>Vida y destino</em>, su obra cumbre, que fue prohibida por el régimen de Jruschov. [...] En los años ochenta se recuperó una copia del manuscrito y la novela se publicó fuera de la antigua Unión Soviética. En España vio la luz una edición traducida del francés, y no directamente del ruso como la que llega ahora a las librerías, gracias al trabajo de Marta Rebón, que asistió también a la presentación junto con el editor Joan Tarrida. (<a href="http://www.elpais.com/articulo/cultura/Cronica/definitiva/horror/absoluto/exterminio/nazi/estalinismo/ruso/elpepucul/20070918elpepucul_4/Tes" target="_blank">Enlace al texto completo</a>)</font></p></blockquote>
<p><font color="#000000"><strong>Marta Rebón</strong> ha traducido anteriormente otras obras del ruso, como <em>Sinceramente suyo, Shúrik</em> y <em>Sóniechka</em>, de Ludmila Ulitskaya; <em>Denuncia contra Sócrates: nuevos descubrimientos en los archivos literarios del KGB</em>, de Vitali Shentalinski, o <em>La camisa</em>, de Yevgueni Grishkovets.</font></p>
<p><font color="#000000">En octubre de 2006, Horacio Vázquez Rial había reflexionado sobre la necesidad de recuperar la obra y, más en concreto, sobre la realidad de las traducciones indirectas en España, muy frecuentes en el caso de las lenguas no románicas ni anglogermánicas:</font></p>
<blockquote><p><font color="#000000">La traducción era de <strong>Rosa M. Bassols</strong>, una profesional de prestigio, pero había sido hecha a partir del francés. Me pareció un dato menor, puesto que las mejores versiones de Dostoyevski antes de <strong>Augusto Vidal</strong> habían sido las de <strong>Ricardo Baeza</strong>, que las hacía a partir del inglés. Por otra parte, estaba la sentencia de Mairena, que imaginaba lo grande que debía de ser Tolstoi cuando lo leíamos traducido del alemán al francés y del francés al español por los traductores peor pagados de Cataluña, y aun así seguía siendo grande. No sé si una traducción del ruso mejoraría mucho aquella versión. Debo decir que en una muy elogiada nueva traducción de <em>La montaña mágica </em>me he encontrado con la expresión «en directo», procedente de la jerga de la televisión y, por tanto, tan ajena al universo de Thomas Mann como internet: a saber qué habría puesto el hombre en alemán. (<a href="http://libros.libertaddigital.com/articulo.php/1276232399" target="_blank">Enlace al texto completo</a>)</font></p></blockquote>
<p><font color="#000000">Probablemente, la calidad de la traducción sea más importante que el hecho de que sea directa o indirecta; seguro que disfrutaríamos de cualquier texto que hubiera pasado por las manos de Carmen Martín Gaite, por ejemplo. Sin embargo, la cultura más rica es la que acoge buenas traducciones directas de cuantas más lenguas mejor; porque en el proceso de transmisión doble, es más fácil que se produzcan malentendidos y se suele multiplicar la posibilidad de error. Pero todo ello, sin olvidar que en algunos géneros, como en poesía, la traducción indirecta es un género por sí mismo: no en vano las versiones de poemas chinos de Pound son un clásico de la lírica del siglo XX.</font></p>
<p><font color="#000000"><strong><em>Actualización (10 de octubre)</em></strong>: La novela ha encontrado mucho eco en los medios de comunicación. Recogemos aquí varios enlaces que pueden ser de interés; arriba hemos ampliado algunos datos bibliográficos sobre la traductora:</font></p>
<ol>
<li><font color="#000000">Capítulo 19 de <em>Vida y destino</em>, reproducido en <a href="http://www.elcultural.es/Historico_articulo.asp?c=21220" target="_blank">El Cultural</a></font></li>
<li><font color="#000000">Reseña de <em>Vida y destino</em>, por Rafael Narbona en <a href="http://www.elcultural.es/HTML/20070920/letras/letras21225.asp" target="_blank">El Cultural</a></font></li>
<li><font color="#000000">«En el infierno de los totalitarismos», reseña de José Andrés Rojo en <a href="http://www.elpais.com/articulo/cultura/infierno/totalitarismos/elpepucul/20070919elpepicul_2/Tes" target="_blank">El País</a></font></li>
<li><font color="#000000">«Stalin, la irresistible ascensión del mal», <a href="http://www.abc.es/hemeroteca/historico-19-09-2007/abc/Cultura/stalin-la-irresistible-atraccion-del-mal_164872508021.html" target="_blank">ABC</a>, 18 de septiembre de 2007</font></li>
<li><font color="#000000">«</font><font color="#000000">La poesía y la historia</font><font color="#000000">», Almudena Guzmán, <a href="http://www.abc.es/abcd/noticia.asp?id=8126&#38;num=818&#38;sec=32" target="_blank">ABCD</a>, 6 de octubre de 2007<br />
</font></li>
<li><font color="#000000">«</font>La conversión de Vasili Grossman<font color="#000000">», Mercedes Monmany, </font><font color="#000000"><a href="http://www.abc.es/abcd/noticia.asp?id=8127&#38;num=818&#38;sec=32" target="_blank">ABCD</a>, 6 de octubre de 2007</font></li>
<li><font color="#000000">Capítulo inicial de <a href="http://www.elcultural.es/HTML/20060727/Letras/LETRAS18497.asp" target="_blank">Un escritor en guerra</a></font></li>
</ol>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DOSTOYEVSKİ ÜZERİNE II ]]></title>
<link>http://istirahat.wordpress.com/2006/10/20/dostoyevski-uzerine-ii/</link>
<pubDate>Fri, 20 Oct 2006 22:22:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>erkan</dc:creator>
<guid>http://istirahat.wordpress.com/2006/10/20/dostoyevski-uzerine-ii/</guid>
<description><![CDATA[[Sinan'ın yazısının ilk kısmı 4. sayıda ama o da şu anda elimde yok. O yüzden önce ikinci ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>[Sinan'ın yazısının ilk kısmı 4. sayıda ama o da şu anda elimde yok. O yüzden önce ikinci kısmıyla başlayacağız. Derginin son sayısı ise benim yüzümden gecikmeye devam ediyor:( ]  </em></p>
<p><strong>Sinan Kızılkaya</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><em><span style="font-size:11pt;">Cinler</span></em><span style="font-size:11pt;"> büyük oranda</span><span>  </span>Raskolnikov'un macerasının siyasi düzlemde yeniden ele alınmasıdır. İnsanı sınırlayan ahlak karşısında <em>üstün-insan’</em>ın sınırsız özgürlük arayışından sınırsız despotluğa varışının, Rusya’nın bedenine girmiş şeytanların sorgusu, ahlaka kayıtsız siyasi nihilizmin üstün insan sayıltısıyla kökensel özdeşliği...</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Stavrogin kişiliğinde bu durum o kadar düşmanca işlenir ki Dostoyevski'nin belki de en zayıf ve tek katmanlı anlatı kişisi ortaya çıkar. Rasnolnikov günahına giderken sürekli kendisiyle boğuşuyordu ve günahının ardından da buna devam etti. Oysa Stavrogin kötülük karşısında umarsızdır. Hatta siyasi anarşi onun için bu kötülük hallerinin yalnızca<span>  </span>bir türüdür. Kötülük onda can sıkıntısını gidermek için vardır ve süreklidir. Hesaplaşmak yerine varlığa karşı soğukluk ve tiksinti duyar sadece. Kötülük için kayıtsızlık sanki karakterinin tek özelliğidir. Kötücül kesinliği için bir kaç kuşağın harcanması bile onu tedirgin edemez. Dostoyevski cinlerde siyasi nihilizmi en uca iterek olumsuzlama çabasını <em>Yeraltından Notlar’</em>da başladığı Batıcı Rus aydınlarıyla olan polemiğiyle yoğurur. Şatov' un karekterinde Rusya'ya ricat etme gayretindeki günahkar aydın, Tanrıyla halk arasında bir özdeşlik kurarak, tarih içinde kendine yer bulmaya çalışır. Fakat bu çaba anarşizmin kinik yıkıcılığına maruz kalır ve sonuca eremez.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Bu senaryo Dostoyevski'nin kendi macerasında kişiliğinin çatışan katmanlarının istikrarsız kıldığı hayatını, sürekli tedirginliğini olumlu bir nihayete erdirememe korkusu karşısında belki de erken bir son dileğinin ifadesidir. Şatov'un Tanrı'yı bulma ümidi, diğer taraftan intiharıyla İsa imgesini hatırlatan Krillov'un coşkun tanrıtanımaz çilekeşliği; Dostoyevski'nin "ömrü boyunca kendisini bilinçli ya da bilinçsiz olarak tedirgin eden bir mesele olarak önünde bulduğu" Tanrı'nın varlığı sorunu karşısında sürekli teyakkuz halindeki yorgun ruhunun iki benzeşik yansımasıdır. Tahammülsüzlük ve tökezleme korkusu romanlarında ölüm ve intihar temalarının sürekli işlenmesini sağlar. Ölüm karşısında yaşamın sınırında durduğunu bilen idam mahkumu ya da hastalığının son deminde olduğunun bilincinde olan bir veremlinin yaşamın anlamına ilişkin sergiledikleri üst-bilinçlilik halleri ya da sara nöbetlerinin öncesinde hastanın bilincinin sonsuz genişlemesi, Dostoyevski’nin anlatımlarının zirve noktaları olduğu rahatlıkla söylenebilir. Tanrı sorunu karşısında sonuçlandırılamayan tedirginlik; veremli İppolit’in önünde amaçsız ve anlamsız bir hayat bulmasına karşın veremli Markel’in son günlerinde coşkun bir arınma dileği ve iyimser bir sevgi sağanağına yakalanması olarak iki çelişik görüntüyle<span>  </span>karşımıza gelir. Dostoyevski romanlarına yansıttığı gerilimden yazarak kurtulabildi mi ya da Prens Mişkin’in İpolit’e “ yolunu seç ve mutluluğumuzu bize bağışla “ diyebilmesini sağlayan saflığı kişiliğinin tüm katmanlarına yayılmış olarak hiç bulabildi mi bilemeyiz ama biyografilerine bakınca, ikiye bölünen ve bölünmüşlükten ürken anlatı kişilerinin bütün kişilik çatışkılarının Dostoyevski’nin kişiliğinde üst üste yığıldığını görebiliyoruz: alçakgönüllülük –kibir, aşk – nefret, hayranlık –tiksinti, acıma –kin aynı anda aynı kişiye veya olguya yönelebilen duygular olabiliyor.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Bu çelişik hallere karşın Dostoyevski’nin başka bir tek katmanlı kişisine Prens Mişkin’e bakınca Nihilizme ve Batıcılığa karşı onun en ‘saf’ kahramanını buluruz Budala’da. Budala<span>  </span>Prens Mişkin kutsal çılgındır. O İsa’nın mümini ve imgesidir. Slav ruhunu ve kalbini koruyan kaledir. Bütünüyle iyi insan, saf iyinin tecessümüdür. Bu düşünülemez iyilik hali, onu “yaşamasını bilmeyen, herkesten az bilen yine de bir bildiği olan” bir budala kılar. Budala. Çünkü kötülüğü anlayabilemez. Hayatın keşmekeşine katılamaz ama her şeye dokunmak ister. Dışarıda durur ama içeride konuşur. Don Kişot’un yeni imgesidir ama Rus’tur. Kifayetsiz muhteris dahası ermiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Dostoyevski saf iyilik-in karşısına bütün kötücül arzuyu Rogojin’i koyar. Mişkin nasıl tam olarak benimsenemezse, Rogojin’de tam olarak kınanabilir bir tip değildir. Bu iki temel fantastik erek karakteri bir araya getiren yine düşmüş bir kadındır: Nastasya Filipovna. Dostoyevski’nin düşmüş kadınlar galerisinde belki de en gururlusu.. Dostoyevski’nin kadın kişileri, ilginçtir, asla vazgeçemedikleri gururlarına rağmen hep ikincil kişilerdir. Açıkçası bu kadın kişileri pek anlayamadığımı sadece seyrettiğimi söylemeliyim. Bu kadınlar üzerine konuşabilecek cüretim yok. Niçin, Aglaya patavatsız dikbaşlılığı ile yalnızca sürgüne yakıştırılabilir? Niçin, Nastasya Filipovna gururunun izinde giderek çok istemesine rağmen kurtulmaktan vazgeçecek, alçalma arzusuna-günahına sevdalanacak ve mahvına yürüyecektir? Bu iki hasım kadın, niçin, giriştikleri harbin sonuçsuz kalacağını anlamak istemezler? Belik de kadınlık hallerine ilişkin soruları bir tarafa bırakmak daha makul olacaktır.<span>           </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><!--[if gte vml 1]&#38;gt;                                                                         --><!--[if !vml]--><span></span></p>
<table cellpadding="0" cellspacing="0">
<tr>
<td height="0" width="405">&#160;</td>
</tr>
<tr>
<td>&#160;</td>
<td>&#160;</td>
</tr>
</table>
<p><!--[endif]--><!--[if gte vml 1]&#38;gt;--><br />
<span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Kötülük ve iyilik fantastlik kişilerle yan yana gelirken Rogojin’i ve Mişkin’i birbirine yakın tutan, onların bir diğerini anlamasını mümkün kılan söze dökülemeyen bir dilleri vardır. Kalpleri bir diğerini çağırır. Günaha dek ayrılamayacaklardır. Sınırları aşmış bu kişiler <em>gerçeği</em> başka bir şekilde biliyor olmalarıyla bir ortaklıkta kendilerini bulurlar. Toplum dışına düşmüş Mişkin ve Rogojin bu dışardalılıktan bir yakınlık içine düşerler. Çünkü; iyilik ve kötülük-ün kabullenilebilir bir oranda kişiliğinde birleştiği insanların bildiği gerçeklik, tekdüzeliği ve çıkarını korumaktan başkaca bir şeyi öğretemeyen bir gerçekliktir. Sınırı aşanlar, kovulanlar ya da sürgüne çıkanlar nefret yada umut için <em>gerçeğe</em> yeniden yaklaşırlar. Aslında bu son yargı Dostoyevski’nin bütün karakterleri için söylenebilir. Aşırı hallerden bir bilinç kurup Özgürlük ve Günah meselelerine yeniden yaklaşma onların en tipik özelliğidir. Hiç birinin yüzü hatırda kalmaz ama her birinin ruhu maceralarıyla hafızaya kazınır. Mesela yeraltı adamının bir yüzü varmıydı, bilinmeyebilir ama çirkin yüzünden utandığını unutmak mümkün değildir. Bu arasözden sonra Rogojin ve Mişkin!in ortaklığına gelirsek –hatta iki hasım kadında bu ortaklığa dahildir- onların ortaklığı, acı çekmeye yazgılı olmaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Acı çekmeye yazgılanmak… Dostoyevski için bu diğer insanlar arasından seçilmişliğin nişanıdır. Ama, acı her zaman kurtuluşa götüremez. İppolit, Krillov,<span>  </span>Nastasya Filipovna, Svidrigaylov acıyı taşıyamamışlardı. Yeraltı adamından itibaren işlenen acı çeken insan konusu Karamazov Kardeşlere<span>  </span>dek sürer.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Karamazov Kardeşlerde Dostoyevski’nin bütün dehasının sığdığı; özgürlük, günah, acı, adalet, din, tanrı sorunlarının insanın bütün duygularıyla yoğrularak tartışıldığı; aşk ve nefret, inanç ve inkar, yücelik ve bayağılık, iffet ve şehvetin, bu karşıtlıkların birbirine</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;">karşı durduğu, birbirini tanıdığı, anladığı ve anlamlandırdığı, birbirine yakınlaştığı bir insanlık tarihi çıkar karşımıza.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Karamazov’luk; savcının tarifiyle “başımızın üstündeki yüce ülküler boşluğuyla ayaklarımızın altında ki en iğrenç alçaklıklar boşluğunu aynı anda benliğinde saklayabilme” maharetidir. Bu Karamazov’luk maharetidir ki, Dostoyevski’nin bütün Rusya’yı ve Rusya içinde yer etmiş her şeyi metafizik mahkemeye çağırmasını olanaklı kılar. Dostoyevski bir ömür kendini takip etmiş her meseleyi nihayete erdirmeyi ister gibi bir ailenin içine bütün yaşanmışlıkları-yaşanabilirlikleri sığdırmaya çalışır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;">“Onların Hamlet’leri, Rusya’nın Karamazov’ları vardır.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Karamazov’lar kötülüğe götüren bir merdivende sıralanırlar. En üstte Baba Karamazov, hemen altında oğulları; sırayla Smerdyakov, Dmitri, İvan, Alyoşa. Bu merdivene ayak basmak onlar için kaçınılmazdır. Meleksi Alyoşa bile bunun farkındadır. Babasından şehvet duygusunu annesinden ermişliği miras almıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Karamazov’luk, tedirgin insaniliğin tahammül edilemez gerginliğidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-size:11pt;"></span><span>   </span>Dostoyevski’nin hayatı boyunca önünde bulduğu bir mesele olarak Tanrı’nın varlığına ilişkin sonuçlandırılamaz uykusuzluk İvan’ın kişiliğinde karşımıza gelir. Bir mektubunda “düşünceyi romandan daha önemli” bulduğunu söyleyen Dostoyevski Tanrıya ilişkin söylenebilecek en önemli savları karşı karşıya getirir. Takdiri gerektiren, romanı düşüncesine kurban edebilecek kadar fikri önceleyen bu adamın, tarafların konuşmalarını hiç bitmeyecek şekilde sonsuzca açarak gerilimin bedelinden kaçmaması ve bundan dolayı da romanın kendini kuran bir yapıt olarak yükselişine yol verişidir. Belki de açık yapıt meselesi…<span>  </span></p>
<p class="MsoTitle"><span style="font-size:11pt;"> </span></p>
<p class="MsoNormal">&#160;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:right;" align="right"><strong><span style="font-size:12pt;"><br />
</span></strong></p>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
